|
  >
Basın
<
GERİ
|

01 / 01 / 2006

Zeynep AKSOY
Paranoid
kriminal bir şahsiyet
Murat İpek'in Belkıs'ı kahkahalarla güldürürken
içinizi de acıtıyor.
Yılların ışık tasarımcısı ve oyun yazarı Murat
İpek'in tek kişilik oyunu Belkıs Düştü Kuyuya Maya
Sahnesi'nde. İpek, oyunculuk denemesine giriyor ve
onun da altından başarıyla kalkıyor
|
 |
 Maya Sahnesi'nde orta yaşlı, yalnız, tuhaf bir kadın patates
soyuyor. Adı Belkıs. Hafiften de sıyırmış, Yusuf peygamberin
kumrularından girip Ajda Pekkan'dan çıkarak anlatıyor da
anlatıyor. Bu zaman zaman kopartan, keyifli olduğu kadar
hüzünlü tek kişilik oyunun yazarı ve oyuncusu Murat İpek.
Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Geleneksel
Türk El Sanatları üzerine Resim bölümünde yüksek lisans
yaptığı yıllardan beri sahnede görsel anlatımla iştigalde.
Biri ödüllü 5 oyunun yazarı olmasının yanında Şehir
Tiyatroları ve Bakırköy Belediye Tiyatroları'nda birçok
oyunun ışık tasarımını yapmış, oyuncu olarak ise bugüne
kadar daha çok performanslar ve deneysel işlerle uğraşmış
çok yönlü bir tiyatro insanı. "Belkıs Düştü Kuyuya", İpek'in
kendi yazıp oynadığı ilk oyunu ve gidip izleyince
göreceksiniz ki ikisini de pek güzel beceriyor.
Tiyatro geçmişiniz işin mutfağında başlıyor. Oradan
sahneye geçiş nasıl oldu?
Bu konuda beni Murathan (Mungan) çok destekledi. Tekstimi
okuduğunda "bu tekst daha çok bir oyun yazarının
oynayabileceği nitelikte ve sen bunu oynayabilirsin, bu
konuda bir deneyim yaşa" dedi, peki dedim. Tam o dönemde de
Nihal G. Koldaş "Murat niye böyle bir şey düşünmüyorsun"
dedi ve bir sinerji oluştu aramızda. Nihal'e "bunu sen
yönetirsen ve sende iş var dersen oynarım" dedim. Ondan
sonra birlikte uzun bir çalışma sürecine girdik. Çok
keyifli, inanılmaz bir prova süreci geçirdik.
Yazım sürecinde 'Belkıs Düştü Kuyuya' nasıl doğdu?
'Dalgakıran' adlı oyunum Adana'da Altın Koza'da birincilik
almıştı 2001 yılında. O oyundaki karakterim de mutfakta
yaşayan, biraz paranoid bir insandı. Kriminal bir
şahsiyetti. Onun çok daha farklılaşmış bir yanı Belkıs.
Aslında daha çok beni, annemi, herkesi anlatıyor. Ama ilk
çıktığı nokta şu: Bir apartmanın demir parmaklıklı giriş
katında bir kadın gördüm. Mutfakta çalışıyordu. Gözüm
takıldı ve yapmamam gereken bir şeydi ama kaldım ve kadını
gözlemlemeye başladım. O pencere, kadın, çalışması bana çok
ciddi bir ilham kaynağı oldu. Ve eve geldim, oturup yazmaya
başladım. Çılgınlık gibi yazdım, böyle tuhaf bir şey.
Nasıl bir kadın Belkıs?
Belkıs, öncelikle saf. Yalnızlığıyla bir mücadele veriyor.
Yalnızlığını telaffuz etmeyi seviyor aslında. Fakat bunu
düşleriyle ortaya koyup daha sonra o düş dünyasında
kaybolmak yerine sağduyusunu ortaya çıkartıp kendini realize
ediyor. Yani gerçek olmak adına düşlerini baltalıyor. Düş
dünyasında yalnız değil ama gerçekte yalnız. Bu ikisinin
bağını birbirinden hiç koparamıyor. Çünkü kopardığı noktada
Belkıs bir ruh hastası olur. Zaten o noktada bir kadın.
Tırmanıyor. Bir adım sonrası belki hastanede bir şizofren. O
geçiş sürecinde bir kadın. Ama temelde yalnız. Tabii bu
yalnızlığı anlatırken Türkiye'nin cumhuriyet sonrasındaki
panoramasını da görüyoruz. Aslında bu Türkiye'nin de
yalnızlığı.
İlk başta öyle gözükmese de aslında çok politik gönderme
var oyunda. 12 Eylül'e, sağ-sol çatışmalarına. Belkıs, bir
ev kadını sonuçta. Onun siyasi algısı nedir?
Cumhuriyet sonrasının, solcularla solcu, 12 Eylül'de
askerlerle asker, daha sonrasında ekonomik kaygılarıyla tam
bir kapitalist olanlarından Belkıs; aslında biraz Türk
insanı. Her şeyi derinlemesine değil de üstünkörü, ne
görüyorsa onu öyle değerlendiriyor. Ve de medyanın, dış
etkilerin o yozlaşmışlığına maruz kalıp, onları sözümona
yorumlayıp dışarıya koyuyor. Hiçbir ekole bağlı bir kadın
değil, olamaz da zaten çünkü cahil. Zaten okumuş,
aklıbaşında bir kişiliği olaydı, bu durumda olmayacaktı. Ya
da başka şekilde kendini telaffuz edecekti. Sığ bir kadın
aslında. Ama öyle bir yerlere dokunuyor ki, biz onun
dünyasından görüyoruz.
Çalışmalarda ne gibi zorluklar yaşadınız?
Prova sürecinde en büyük cebelleşmem yazarla oldu. Yani
oyuncu olarak kendimle sıkı bir cebelleşme yaşadım. Çok iyi
bir deneyimdi. Bir tekstin sahne üzerinde var olma süreciyle
bir oyuncunun algılama sürecinin ne olduğunu gördüm ve bu
beni çok etkiledi.
Nasıl?
Yazar yanım derdini anlatmak için çok yazmış. Oyuncu yanım
"a canım bu kadar çok lafa ne gerek var, zaten ben bunu
yaptığım küçücük bir hareketle ya da bir mimikle o anda
gösteriyorum" diyerek sürekli lafları attı, yazar yanım da
alınmakla uğraştı. Sürekli bunu yaşadım. Oyuncu yanımla
yazar yanım birbirine bir girdiler! Ondan sonra yazar yanımı
sahneden indirdim, hayır artık tekst bizim dedim ve Nihal'le
birlikte toparladık. Şimdi daha iyi anlıyorum yazarların
provada alınganlık gösterip klasörlerin havalarda
uçuşmasını. Ama oyun bir kere yazılmışsa ve oynanıyorsa
artık yazarın hiç söz hakkı yok.
Kahkahalarla güldüğüm yerler de oldu ama altta yatan
derin bir hüzün vardı oyunda.
Oyunun enteresan bir kimliği var. Örneğin 90 kişi oyunun
bazı yerlerine gülerek reaksiyon verirken 10 kişi alınganlık
gösteriyor. Ve bunu izleyenlerden alıyorum, "niye şimdi
güldüler bu kadına ne kadar duyarsızlar" diye tepki
veriyorlar. Oyunun kara mizah noktasının bu şekilde çıkıyor
olması beni keyiflendiriyor yazar olarak. Çünkü sadece gülme
unsurları üzerine oturtulmuş bir tiyatroyu sevmiyorum. Ama
insanları güldürürken düşündürtmek bana çok yakın. Bu
anlamda Belkıs da görevini tam yapıyor. Acıtan yanı
yalnızlığı, temelde. Ki çoğumuz da zaten bu metropolde ve
Türkiye'de yalnızız. Çevremizde arkadaşlarımız, dostlarımız
ailemiz olsa da.. Belki onunla yüzleşiyoruz Belkıs'ın
nezdinde. |
|

19 / 01 / 2006

Ağlamanın keşfi...
Fatih Özgüven
Müzik dergisi Bant'ın bu
ayki sayısında Ufuk Aras imzalı yazıdan: "Hep elimizin
altında olmalarından mıdır bilmem, uzun yıllar Türk
müziğine, Türk edebiyatına gerekli önemi vermediğimi
şimdilerde anlıyorum. Sait Faik'ten 'Semaver'i okuyup,
(Fikret Kızılok'tan) 'Zaman Zaman'ı dinliyorum
bugünlerde. Önce hangisine ağlıyorum unuttum." Genç
birisinin Türk edebiyatının gerçekten de en ağlanacak
hikâyelerinden birini keşfettiğini duymak çok güzel
aslında. Bir 'gözyaşı sürekliliği', bir unut(a)mayış var
burada diye sevinilebilir. Ama bir yandan da insana son
zamanlardaki 'ağlamanın keşfinin' tam ne olduğunu
düşündürtüyor. 'Babam ve Oğlum'un bazı seanslarında ünlü
kâğıt mendil firması bedava mendil dağıtmış, bunun bir
şehir efsanesi olduğunu farzetmek istiyorum ama galiba
değil. Ağlamanın keşfini kitlelere yayan filme pek
değinilmeyen bir açıdan bakan Şebnem İşigüzel şöyle
diyordu geçenlerde: "Halk, akın akın 'Babam ve Oğlum'a
gidiyor ve ağlıyor. Peki, yakın tarihine gözyaşı döken
halk (...) sinemadan çıkıp Kenan Evren ile
karşılaştığında nasıl sorabiliyor: Paşam geçmiş olsun,
kanseriniz nasıl?" Gerçekten de var böyle bir şey ve bu
durum ağlamanın (yeniden) keşfinin bir tür toplumsal
akıl karışıklığının tezahürlerinden biri olup olmadığını
düşündürüyor.
İşigüzel'in çizdiği portre Maya
Sahnesi'nde sahnelenen 'Belkıs Düştü Kuyuya' adlı tek
kişilik oyunda, aynı anda hem 'terörist gençlere acıyıp
hem Evren Paşa'yı yakışıklı bulan' ev kadınında
cisimleşiyor. Belkıs, bir yandan patates soyarken bir
yandan bütün bir kafa karışıklığının trajikomiğini dile
getiriyor. Mutlaka gidin; Belkıs'ı bir erkek oyuncu
canlandırıyor, bu da her şeyden önce karakterin içinde
bulunduğu, değerlerle ilgili 'tranvestitliğe' işaret
ediyor sembolik ve esprili biçimde. (Huysuz Virjin'in
gizli gözyaşları gibi bir şey.)
Evet, kime, neye ağlanıyor?
Muhtemelen tam da 'yakın tarih'e değil; yakın tarihten
biriken toplu bir acıya, ne isim konulursa konulsun fark
etmeyen, ilk fırsatta gözyaşlarıyla yıkamak istediğimiz
bir şeye... Birikmiş gözyaşları; ama gene bu yüzden, her
şeyin birbirine karıştığı bir ağlama ortamı bu. Bu
ortamdan istifade, 'Gönül Yarası' gibi 'Türk damak
tadına uygun' tarifleri ısıtıp önümüze sürenler de var,
"'Kutsal Yürek' gibi basit bir
maneviyat anlayışıyla bize ve şu güne özgü bu ağlama
halini toptan ıskalayanlar da. İkincisinin kendine örnek
alsa da feyz almadığı Rossellini'nin 'Europe 51'i için
Martin Scorsese "Bu film neredeyse hiç üslubu olmayan
bir filmdir. Rosselini bütün sanatını modern azizliğin
ne olduğu sorusunun emrine verir" demiş.
' Kutsal Yürek' ise tam tersine, bu büyük
soruyu süslü üslubunun önüne koşuyor. Öte yandan
mütevazi azizelere, gerçekten trajik, tek ve sarsıcı
olana ağlanmıyor. Geçen senenin gözyaşlarını en çok hak
eden filmlerinden 'Bulutları Beklerken'e pek az kişi
ağladı. (Üstelik bu topraklarda azınlıkların çektiği
eziyetlere ağlamaya, en azından diziler, şarkılar vs.,
düzeyinde popüler gözyaşları dökmeye hazır gibiydik.)
Metis'ten çıkan 'Mucizevi Göstergeler' adlı kitabında
edebiyat kuramcısı Franco Moretti (yönetmen Nanni
Moretti'nin kardeşi olur) durumu gayet güzel açıklıyor:
"Gözyaşları birleştirir. Peki ama kiminle birleştirir?
Topluca ağlamak, tüm öfkeleri, haksızlıkları, suçları
temizler. Bu kolektif bir birbirini aklama ritüelidir.
Bu, yönüyle modern dünyanın temel özlemlerinden birini
ifade eder; uzlaşı özlemi. Modern dünyada mümkün olan
tek katarsis biçimi..."
Ağlamanın toplu keşfi, bizde şu anda tam
böyle bir özleme denk düşüyor galiba. Ama gözyaşlarının
şiddeti, özlemi perdeliyor. Ağlamanın bu topraklardaki
gerçek kraliçesi, uzlaşı özleminden de hiç bihaber
olmayan Sezen Aksu'nun geçende en dingin, en olgun
haliyle çıktığı TV programında duygusallıktan kendinden
geçen telefondaki kadına dediği gibi: "O kadar
abartmayın hanımefendi!"
|

04 / 02 / 2006
BELKIS KUYUYA NEDEN DÜŞTÜ
Ezgi BAŞARAN
Tiyatroyla çok yakından ilgilenmiyorsanız Murat İpek
adını duymuş olmayabilirsiniz. Çünkü o daha önce ne
bir oyun yönetmiş ne de oynamıştı. Ama tiyatronun
tam da içinden geliyordu. Bir çok oyunun Işık
tasarımını yapmış, bu tasarımları ödül almıştı.
Mimar Sinan'da Geleneksel Türk El Sanatları okurken
boş vakitlerini tiyatro oyunları yazarak
geçiriyordu. Hatta Dalgakıran adlı bir oyunu Altın
Koza'da birincilik kazanmıştı. Bu güne kadar hep
ışığı yapan kişiydi, ışığın altına geçmeyi, sahneye
öbür taraftan bakmayı denememişti. Fakat geçtiğimiz
aylarda yazar arkadaşı Murathan Mungan'ın ısrarı ve
yönetmen arkadaşı Nihal Koldaş'ın desteğiyle yıllar
önce yazdığı bir oyunu oynamaya karar verdi.
Belkıs kuyuya düştü tek kişilik bir oyun. 60'
larında yalnız, yalnızlıktan delirmeye yaklaşmış bir
kadının öyküsü. Yazar ve oyuncu İpek'le kadın olma
sürecini Belkıs'ı kuyuya düşüren sebepleri konuştuk. |
 
 |
|
Bu oyun yeni değil
sizin için en azından taze yazılmış bir oyun değil.
Evet ben bunu 12 sene önce yazdım.
Ama uzun ve ham bir metindi. Bir gün Murathan'la (
Mungan ) konuşuyordum, bana " Klasik oyunculuk
anlamında bir şeyler denemeye ne dersin? Belkıs'ı
sen oynarsan bu senin yazarlığını da besleyecektir."
dedi. İlk başta " Yok. " dedim " Bu saat den sonra
ne oluyor bana?" Fakat bir yandan Murathan
beni itekledi , bir yandan da yönetmenim ve eski
arkadaşım Nihal destek oldu. Bende Nİhal'e bir şart
koştum: " Okey deneyeceğim ama sen yöneteceksin ve
izlenebilir bir şey olup olmadığı konusunda bana
dürüst davranacaksın." Kabul etti ve bende
kendimi sahnede buldum. Çok mutlu ve başarılı
bir prova süreci geçirdik. Ben ev ödevine çalışan
bir ilk okul öğrencisi gibi çalıştım. Öyle böyle
değil.
Hazırlık
sürecinde Robin Williams'ın Doubtfire'ını ,
Birdcage'i yada Çılgın Çifti izlediniz mi? Bu tür
şeyler sahnede bir kadına dönüşmenizde yardımcı oldu
mu?
İzledim ama bunların hiç bir
yardımı olmadı. Her erkeğin içinde bir kadın var.
Bir tek yardımcı olacak referans noktası o. Ben o
kadını keşfedebilmek için daha çok erkek yanımı
çözmeye çalıştım. Benim için böyle enteresan bir
süreçti bu. Kendi içimdeki erkeği dört dörtlük
gördükten sonra onun negatifini çıkarabildim. Ancak
ondan sonra kadını bulabildim. Kendi içimde çok
dürüstçe bakabildiğim zaman Belkıs'ı ortaya
çıkarabildim.
Siz bir de
özellikle yaşlı kadınlar arasındaki diyalogları çok
takip etmişsiniz herhalde. Şahane terminoloji
biliyorsunuz.
Teyzemleri ve halamları çok
dinledim gerçekten. Bunun etkisi olmuştur eminim.
Kadınları iyi tanımama yardımcı oldu genel olarak.
Belkıs Toplum
Şizoidliğimiz
Oyundaki Belkıs
Hanım'ın biraz hayal gücü geniş değil mi?
Geniş ötesi diyelim. Sıkı bir
şizoid Belkıs. Hatta hastanelik olma yolunda hızla
ilerliyor. Oyunun başında eh şöyle böyle aklı
yerindeyken sonuna doğru hepten kopuyor. Onu
şizofreniye iten yalnızlıkla mücadelesinde hep hayal
gücüne sığınması oluyor. Aslında ben Belkıs'ı
anlatırken yazar olarak mı? oyuncu olarak mı
konuşmalıyım bilmiyorum? Buda biraz şizofrenik bir
durum. neyse yazar olarak Belkıs ta benim için, göze
çarpan özellikle beyni ne kadar şizoit çağrışımlarla
dolu olursa olsun sağ duyusu ona bir dakika dur
diyor. örneğin uçakta yakışıklı bir korsan
tarafından rehin alındığını hayal ediyor. ama adam
ona gel evlenelim dediğinde " ülkeme dönmeliyim,
çünkü züccaciye taksitim var, kimse arkamdan borç
taktım dedirtmem" diyor.
Oyun 12 Eylül,
Auschwitz kampı, ikiz kuleler , kasımdaki ingiliz
konsolosluğunun bombalanması gibi felaketlere de bir
yerinden dokunuyor. Şart mıydı?
Bunu yapmamın bir sebebi vardı. Bu
tip olayların Belkıs'ın hayatına etkisini göstermek
istedim. acaba bu olaylar mı bu kadını bu hale
getirmişti, yoksa kadın mı onları bir garip
yorumluyordu? Belkıs'ın kendi içinde yorumlayışı ve
dengesizliği şöyle : Hem 12 Eylül ün iyi bir şey
olmadığını düşünüyor. Hem de onun ertesinde ekrana
çıkıp Vatanım Güzel Vatanım diyen Kenen paşayı çok
yakışıklı buluyor. İstanbul patlamalarını analiz
eden bir TV programında neden altı tane konuk var
diye kıskanıyor. Çünkü o yalnız. Hiç konuğu yok. Bu
nedir biliyor musunuz? Orta kararın altında Türk
halkının bu tür sosyal olaylara verdiği tepkidir.
Derinliğide budur. Dengesizliğide. Belkısla aslında
ben Türk halkının o sosyal şizoitliğini de anlatmak
istedim.
Belkıs'ın en
çok istediği şey sevilmek, yalnız kalmamak ama bir
kaç yerde de çocuk yapmamış olmasını rasyonelize
etmeye çalışıyor. Başarılı olamıyor. Belki biraz
bencilce ama hayatta bir çocuk yapmak mı gerekiyor?
Çok güzel bir soru. Bunu ben hiç
böyle düşünmemiştim. Sizin sorduğunuz soruya benzer
bir soruyu sordum kendime. Belkıs'ı ne mutlu ederdi?
Yada ne olmuş olsaydı onun akıl sağlığı daha yerinde
olurdu? Benim aklıma kedi gelmişti. Kedi olsa acaba
mutlu olur muydu? Ama çocuk daha doğru bir soruymuş
elbette. Bilemiyorum. Bence evet Belkıs bir çocuk
sahibi olmayı isterdi. Belkıs gibi bir kadın
isterdi. Ama ben Murat olarak Belkıs la aynı fikirde
değilim. Yalnızlıktan kurtulmak için yada ileride
yalnız kalmamak için çocuk sahibi olmak iyi bir şey
değil. Bencillikten öte kötü bir şey. Çünkü bence bu
hissiyatla yaklaşınca çocuğu da yalnızlık objesine
dönüştürüyor insanlar. Bu çok sağlıksız bir şey.
Belkıs ı tahminimce ne kedi nede çocuk kurtaramazdı.
Sadece eğitimli bir kadın olsaydı her şey başka
olurdu yalnızlığıyla yüzleşirdi. O ise yüzleşemiyor.
Kafasında ne kadar sevildiğine dair hikayeler
uyduruyor. Onlar onu ayakta tutuyor. Belkıs'ın
durumunu Türkiye'nin durumuna benzetiyorum. Türkiye
de çok yalnız bir ülke ama bunu bir türlü kabul
etmiyor. Ne tarihiyle nede gerçek sosya - ekonomik
manzarayla yüzleşmiyor. Ucuna kadar geliyor,
dönüyor.
Belkıs Hanım
gibi kuyuya düşüyor diyorsunuz?
Eninde sonunda düşecek. Bunu belki
benim kuşağım değil ama benden daha sonra gelecekler
görecek. Çünkü, zaten bakın yazım kültürünü
oturtmadan görsel kültüre geçen bir toplumun sonu
karanlıktır. |
|

17 / 02 / 2006
YALNIZLIĞIN OYUNCAĞI
Ragıp ERTUĞRUL
|
    |
|
Beyoğlu'ndaki Maya Sahnesi'nin
sıcak fuayesinden salona geçtiğimizde kendimizi
Belkıs Hanım'ın salonunda buluyoruz. Kendisi henüz
içeride, mutfakta. Elinde patates soyduğu tepsisi,
kendisini hiç ilgilendirmese de kafasını kurcalayan
onlarca sorunla geliveriyor yanımıza ama bizi fark
etmiyor. Salon boşluğa bakışıyla aydınlanıyor Saba
Melikesi Belkıs'ın , uzaklara seslenişiyle.
Yalnızlığın ettiğine bakın, hele komşusu Nurperi'nin
yaptıklarına ne demeli? Kıskançlık da var işin
içinde , samimiyetsizlik de. Savaşlardan darbelere,
eski İstanbul'dan eski aşklara değin,
laflandırmadığı konu kalmıyor.
Murat İpek'in hem yazıp hem oynadığı bu oyunda
yaşamındaki kadın motiflerinden beslendiği kesin.
İyi bir zenne görüyoruz çünkü karşımızda.
Abartıya ve sıradanlığa çok kolay kaçabilecek bir
rolü , bildik bir hikayenin aramızdaki kahramanını
birbirineyumuşak geçişler yapan diyaloglarla, durum
komedisine meydan vermeyen küçük mizansenlerle
sergiliyor. Onun bu doğallığı , saflığı zaten
gülümseten bizi.
Bir iç çekiş belki, bir serzeniş, bir sitem bu
oyun. Kime, neden? Unutmayın bir dinleyen bekliyor
Belkıs, yarenlik edecek bir açık yürek sadece.
|
|
Maya
Sahnesi, bu sezon Belkıs adlı ilginç bir kadını
ağırlıyor. Kimi zaman kendini Saba melikesi
Belkıs’la karıştırsa da şu an en önemli işinin,
patates soyup yemek yapmak olduğunun farkında.
Ama her kadın gibi onun da hem
eli hem çenesi işliyor. Anlattıkları kimi zaman can
yakıyor, kimi zaman kahkahalar attırıyor; 11 Eylül
de var, rahibe Teresa da, 12 Eylül de, Ajda Pekkan
da. Oyunu yazan ve Belkıs’ı canlandıran Murat İpek,
“Belkıs Düştü Kuyuya” ile aslında hepimize bir ayna
tutuyor.
Marmara Üniversitesi Güzel
Sanatlar Fakültesi Geleneksel Türk El Sanatları
bölümünü bitiren İpek, okurken bir yandan tiyatroyla
ilgilenmiş. Işık tasarımı konusunda uzmanlaşan İpek,
bir süre kendisi için roller yazıp hatta
“Dalgakıran” oyunuyla 2001 Altın Koza’da birincilik
aldıktan sonra, şimdi de yazdığı oyunu oynayarak ilk
kez seyirci karşısına çıkıyor. Sıradaysa kadın
üçlemesinin parçası olacak “Gazino T.C.” var.
“Belkıs Düştü
Kuyuya”yı yazarken neyi temel almıştınız?
Aslında Belkıs üzerinden
çıkmadı oyun. 12 Eylül’de ortaokuldaydım. O dönemin
sosyal etkisi, tam çocukluktan ergenliğe geçişime
denk geldi. Bizim dönemimizdekilerin yaşadığı en
büyük sosyal travma budur. Bunun üzerine Belkıs
şöyle geldi; kadın dünyasıyla bir şeyleri anlatmak
cazip göründü.
Neden?
Çünkü kadınların olaylara,
dünyaya bakışı çok daha hassas ve derin. Türkiye’de
kadınların eğitim düzeyi düşük olduğundan bir
taraftan da çok yüzeysel. Bilgi olarak yüzeysel,
sezgi olarak derin.
Ülkenin geçiş
dönemiyle kişisel büyümeler de paralel...
Zaten Türkiye’yle paralellik
kurulması için Belkıs’ı ben oynadım. Altta erkek
bedeni var, tavırlar kadın! Türkiye’nin gerçeğinde
de bir çelişki var. Mesela Danimarkalı bir kadın,
Ortadoğu hakkında fikir yürütemez, ‘bilmiyorum’ der.
Ama Hakkari’de bir kadına ‘Ortadoğu meselesi ne
olacak?’ desen, bir kamyon laf sayar. Çünkü algıları
çok açık. Belkıs da böyle, her konuda fikri var; ama
fikri sonuna kadar götüremiyor.
Ama bu halinde
çok samimi.
Biraz da bu samimiyetten
kaybetmiyor muyuz? Biz samimiyeti plansız
programsızlık gibi yaşıyoruz. Hayatı tasarlamak
denen bir durum var. Politikayı, ekonomiyi
tasarlayacaksın ama Türkiye’de bu yok. Bu da sadece
eğitimle olabilir. Belkıs eğitimli bir kadın olsaydı
bu denli yalnız kalmazdı. Yalnızlığından kaçmak için
teröristten bir sevgili bile uyduruyor. Türkiye de
böyle; kaçıyoruz! Osmanlı’ya, Avrupa’ya vs. ama
gerçek bir yüzleşme yaşanmıyor.
Belkıs,
kendini komşusu Nurperi’ye göre konumlandırıyor. Bu
da Türkiye’deki kendini hep dışarıya göre,
‘olmadığı’ şeye göre tanımlama ihtiyacını andırıyor.
Evet, bizim dinimiz bile
‘değil’ üstünden tasarlanır. Yani “İran gibi
değiliz”, “Arabistan gibi değiliz”. Ama anaokuluna
giden öğretmenin başörtüsüne karışıyoruz. Öte yanda
da başı açık gazeteci taşlanıyor. Belkıs’ın
çelişkisi de çok farklı değil. Ama ortası neresi?
Hangi noktada yalnızlığına son verecek Belkıs- ya da
Türkiye? Bunların cevabı ancak eğitimli bireylerden
kurulu bir toplum tarafından verilir.
|
|
|
|